Sanatın her dalında ileri gitmiş Floransa'nın
Medici yönetimi, tüm sanatları içine alacak yeni bir sanat
yaratmak için kolları sıvadılar. İçlerinde, edebiyatçıların,
ressamların, mimarların, bestecilerin, tiyatrocu ve dansçıların
olduğu çalışma grubu, birkaç yıllık çaba sonunda "Daphne"
adlı, konusunu mitolojiden alan, Jacobo Peri tarafından
bestelen ilk ürününü verdi. Geçen yıllar içinde opera denen
bu sanat, hızla gelişti.Önce İtalya'nın diğer kentlerine,
sonra Fransa, İngiltere ve Almanya 'ya değişerek-gelişerek
yayıldı.
Türkiye'de Opera
Ansiklopediler "Opera" nın tanımını kısaca
şöyle yapmışlar: "Sözlerinin tümü ya da büyük bölümü şarkı
olarak söylenen, müziğe uygulanmış sahne yapıtı ve baştan
sona bestelenmiş, sololu, korolu, orkestralı sahne oyunu"
gibi.
Türkiye'de opera deyince konumuzu iki büyük başlık altında
incelemek gerekmektedir.
I. Osmanlı İmparatorluğu Dönemi
II. Cumhuriyet Dönemi
I. OSMANLI İMPARATORLUĞU DÖNEMİ
Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Avrupa ülkelerine
gönderilen elçilerin ülkemize döndüklerinde padişaha hazırlayıp
sundukları raporlarda, "Opera" kelimesinden bahsettikleri
görülür. Uzun uzun bu seyrettikleri operaları anlatan elçiler,
sarayda operalara karşı bir ilginin oluşmasına neden oldular.
Böylece padişah III Murad döneminde (1574-1595) sarayda
ilk müzikli oyun sergilendi. Daha sonraları kendisi de bir
besteci olan padişah III Selim döneminde (1761-1808), Topkapı
sarayında 1797 yılında yabancı bir topluluğa opera temsili
verdirdiği o dönemin saray katibinin tuttuğu notlardan anlaşılmaktadır.
18. ve 19. yüzyıllarda da Osmanlı elçilerinin sefaretnamelerinde
opera ile ilgili bilgileri devam etti. Tanzimat'tan sonra
İstanbul'da yapılan tiyatro binalarında İtalyan opera toplulukları
tarafından Verdi operalarının temsilleri verildi. Türkiye'de
daha çok 19.yüzyılın ortalarına doğru başlamış bulunan,
müzikte yenilenme çabalarına, herşeyden önce İtalyan opera
sanatı örnek olmuş ve bu sanatın beşiği demek olan İtalya'daki
hocalardan yararlanılmıştır. Hatta bu konuda, karşılaşılan
ilk önemli örnek, Tanzimat'tan 7 yıl sonra, büyük İtalyan
bestecisi Giuseppe Verdi'nin (1813-1901) 1846 yılında, bir
İtalyan opera grubu tarafından Beyoğlu'nda oynanan "Ernani"
operasıdır. Yapılan araştırmalarla, Verdi operalarının,
1846-77 yılları arasında ve İtalya'daki dünya prömiyerlerinden
bir ya da birkaç yıl sonra İstanbul'da oynanmış oldukları
kesinlikle tespit edilmiştir. Bu dönemde İstanbul'da Beyoğlu
tiyatrolarında, İtalyan opera topluluklarının sergiledikleri
operalarla ilgili afişler ve dönemin gazetelerinden gösterilerle
ilgili yazıların yayınlanmasından da anlaşılıyor ki büyük
bir izleyici grubuna hitap edilmeye başlanmıştır.
1840'ta Bosco adlı bir İtalyan tarafından
yapılan ilk tiyatro binasında, metinleri Türkçe'ye çevrilerek
oynanan operaların ilki, Gaetano Donizetti'nin "Belisario"
operasıydı. 1844'te Bosco'nun tiyatrosu Tütüncüoğlu Michael
Naum Efendi'ye devredildi. Naum Efendi 26 yıl istanbullulara
hizmet verdi. Naum Tiyatrosu'nda oynanan ilk opera (29 Aralık
1844) Gaetano Donizetti'nin "Lucrezia Borgia" adlı yapıtı
oldu. 1946 yılında yanan bu tiyatronun yerine, Naum Efendi,
bugünkü Tokatlıyan İşhanının bulunduğu yörede yeni bir tiyatro
kurdu ve ilk temsiline Sultan Abdülmecit de geldi.
Naum Tiyatrosu'nun 5 Haziran 1870'de ikinci
defa yanması ve Osmanlı İmparatorluğu'nun özellikle o sıralarda
büyük siyasi bunalımlar içinde bulunması, opera konusunun
gereğince ele alınmasına imkan sağlamamıştır. Ama Naum Efendi'nin
tiyatrosu ikinci kez yanıncaya kadar, düzenli opera temsilleri
verildi. Naum Efendi, tiyatrosunda yabancı dillerde yapıtlar
sahneleyebilmek için "imtiyaz" alarak bu konuda bir tekel
oluşturdu. Bu arada azınlıkların kurduğu opera kumpanyaları
da ayrı bir önem taşır. Dikran Çuhacıyan'ın, Güllü Agop'un,
Küçük İsmail ile Mınakyan'ın kumpanyaları bunların arasında
en önemlileridir. Böylece 1885 yılından, imparatorluğun
tarihe karıştığı yıl olan 1923'e kadar geçen 38 yıllık bir
süre içinde de, çoksesli Türk Sanat Müziği, hele opera konusu
tamamen duraklama dönemine girmiştir.
II. CUMHURİYET DÖNEMİ
Cumhuriyet'in ilan edildiği yıllarda ülkemizde
opera dalında önemli gelişmeler olmadı. Ziya Gökalp'in müzik
konusundaki görüşlerinden etkilenen Atatürk, Cumhuriyet
sonrasında devletin müzik politikasını, "Türk halk müziğini
temel alıp Batı'da geliştirilmiş çoksesli teknik ve yöntemleri
kullanarak yeni bir müziğin yoğurulması" biçiminde belirlemişti.
Bu temel ilke uyarınca yetenekli gençler Avrupa'ya müzik
öğrenimine gönderildi. Avrupa'daki müzik eğitimini tamamlayarak
yurda dönen genç müzikçiler, 1930'lardan sonra bu alanda
da etkinliklerini göstermeye başladılar. Ankara'da Musiki
Muallim Mektebi'nin, İstanbul'da Darülelhan'ın kurulması,
dışarda eğitim gören genç öğretim üyelerinin bu kuruluşlarda
öğrenci yetiştirmeye başlaması, opera alanında gerek besteci,
gerekse yorumcu açısından umutlu bir geleceğe atılan ilk
adımlar oldu.
Cumhuriyet'in müzik politikasına uygun ilk
operayı Ahmet Adnan Saygun besteledi. Konusu ve librettosu
üzerinde Mustafa Kemal'in de titizlikle durduğu "Özsoy"
(öbür adıyla Feridun) adlı bu operanın metnini Münir Hayri
(Egeli) yazmıştı. Türklerin İranlılarla aynı soydan geldiği
temasını işleyen "Özsoy" ilk kez 19 Haziran 1934'te, Mustafa
Kemal'in ve onun resmi konuğu İran şahı Rıza Pehlevi'nin
huzurunda sahnelendi. Bu ilk operayı, gene Ahmet Adnan Saygun'nun
"Taşbebek" iyle, Necil Kazım Akses'in "Bayönder"i izledi.
Türkiye'de oynayan ilk ulusal operalar beklenen
sonucu kısa sürede vermiş ve Milli Eğitim Bakanlığı, Atatürk'ün
direktifleriyle Ankara'da bir devlet konservatuvarının kurulmasıyla
ilgili hazırlıklara başlamıştır. Milli Eğitim Bakanlığı'nda
ilk olarak bir Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü kurulmuştur.
1936 yılında da 1924 yılında Ankara'da faaliyete geçirilmiş
bulunan Musiki Muallim Mektebi'nin öğrencileri arasından
seçilen yetenekli elemanlarla, gene aynı kurumun içinde
ilk olarak devlet konservatuvarı sınıfları faaliyete geçirilmiştir.
Çünkü 1935/36 ders yılı döneminde, Almanya'dan ünlü besteci
Paul Hindemith ile, ünlü tiyatro rejisörü Karl Ebert Ankara'da
davet edilmişler ve her ikisinin de yaptığı incelemeler
sonunda verilen raporlara göre, Musiki Muallim Mektebi içinde
devlet konservatuvarı sınıfları çalışmaya başlamıştır. 1935/36
ders yılında, Musiki Muallim Mektebi'nde kurulmuş bulunan
devlet konservatuvarı sınıflarında, müzik sanatının bütün
dallarında olduğu gibi, tiyatro ve opera alanında da çalışmalara
hızla başlanmış ve kısa zamanda uzun mesafeler alınmıştır.
Paul Hindemith'in, sürekli görev kabul etmeyerek, zaman
zaman Ankara'ya gelip konservatuvarı denetlemesi ve rapor
vermesi yanında, anlaşmalı uzman olarak Ankara'da kalmış
olan Karl Ebert, Devlet Konservatuvarı tiyatro tatbikat
sahnesi ile, opera stüdyosunu, dokuz yıl kesintisiz yönetmiştir.
Karl Ebert'in Ankara Devlet Konservatuvarı'nın opera stüdyosundaki
eğitim öğretimle ilgili çalışmaları, başlangıçta, uluslararası
opera literatürünün standart eserlerinden alınan örneklerle,
Türkçe metinli denemeler halinde oluşup gelişmiştir ve bu
alanda öğrencilerin sahneye koydukları ilk oyun, W. A. Mozart'ın
bir perdelik Bastien and Bastienne adlı operası olmuştur.
Türkiye'de Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın eşliğinde
ilk olarak Türkçe metinle oynanmış bulunan bu eser, zamanın
basınında geniş ilgi yaratmıştır. Opera konusunda elde edilmiş
olan olumlu sonuç, batı operalarından türkçe librettolu
operalar oluşturma çabasına yol açmış ve 1940 yılında Türkiye'de
ilk olarak, ünlü besteci G. Puccini'nin Madame Butterfly
operasının sadece 2.perdesi, 1941 yılının mayıs ayında da
gene Puccini'nin Tosca operasının sadece 2.perdesi, konservatuvarın
opera stüdyosu elemanları tarafından, türkçe librettolarla
ve üstün bir başarı ile sahneye konmuş ve bu ilk opera temsilleri,
zamanın basınında oldukça ilginç yankılar yaratmıştır. Üç
yıllık yoğun çalışma sonunda elde edilen bu büyük başarı,
bu konuda gerekli önlemlerin alınmasını gerektirmiştir.
16 Mayıs 1940 tarihinde yürürlüğe giren bir yasa ile Musiki
Muallim Mektebi içinde idareten kurulup faaliyete geçirilmiş
olan devlet konservatuvarı sınıflarının: Müzik, Opera, Bale
ve Tiyatro bölümlerini içine alan bir Devlet Konservatuvarı'na
dönüşmesini sağlamıştır. Nitekim yıllar geçmiş, Ata'nın
beklediği günler de gelmiş, devlet konservatuvarı, yetenekli
besteciler, müzikçiler, solistler, balerinler yetiştirmiştir.
1947/48 yılları arasında Ankara'da, ünlü Alman mimar Bonatz
tarafından, Sergievi binası tiyatro ve opera binasına dönüştürülmüş
ve Büyük Tiyatro, 2 Nisan 1948 Cuma gecesi törenle hizmete
girmiştir. "Türk Beşlileri" olarak nitelenen bestecilerin
eserlerine yer verilen bir programla açılışı yapılan "Büyük
Tiyatro" da, o gece, Ahmet Adnan Saygun'un "Kerem" operası
da ilk kez seslendirilmiştir.
1949 yılında özel bir yasa ile çalışmalarına
başlamış bulunan Ankara Devlet Opera ve Balesi ile bu kurumun
kolu halinde kurulan İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin
çeşitli kadro ihtiyacını, devlet konservatuvarından mezun
olan sanatçılarla karşılayabilme imkanı elde edilmiştir.
Ankara Devlet Operası'nın kuruluşunda önemle yer alması
gereken opera orkestrası ile korusu ve balesinin de 1950/53
yıllarından itibaren organize edilmelerine başlanmış olması,
bu üç ayrı ünitenin zamanla üstün düzeyde bir bütün oluşturmasına
imkan sağlanmıştır ve bunlardan bale okulu, 1947 yılında
İngiltere'den davet edilen ünlü bale uzmanı Dame Ninette
de Valois'in katkısıyla, önce İstanbul'da Yeşilköy'deki
pansiyonlu ilkokulda kurulmuş ve değerli bale uzmanlarının
eğitimi altında yetiştirilmiş bulunan ilk baleciler, üç
yıllık bir eğitim ve öğretimden sonra, öğrenimlerini 1950
yılında, Ankara Devlet Konservatuvarı'nda kurulan bale bölümünde
sürdürmüşlerdir. İlk mezunlarını da 1956/57 yılında vermiştir.
Devlet Tiyatroları'nın ilk genel müdürü Muhsin Ertuğrul'dan
sonra göreve 1951'de Cevat Memduh Altar getirildi. Altar,
operada "repertuvar" sistemi ile "yıldız" sistemine önem
vererek, dünya sahnelerinin ünlü kişilerini davet etti.
1958'de tiyatro ile opera ayrılıp iki farklı
Genel Müdürlük olunca, Ankara Devlet Opera ve Balesi'nin
ilk genel müdürlüğüne de Necil Kazım Akses getirilmiştir.
1959/60 yılında İstanbul'da da opera kurma çalışmaları sonuçlandı
ve Aydın Gün, Tepebaşı Dram Tiyatrosu'nda İstanbul Şehir
Operası'nı kurdu. 1970'te özel bir yasayla devlete bağlanan
bu kuruluş halen İstanbul Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğü
olarak etkinliklerini Atatürk Kültür Merkezi'nde sürdürmektedir.
Ankara Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü'ne bağlı olarak
İstanbul'dan sonra 1983 yılında İzmir Devlet Opera ve Balesi
Müdürlüğü, 1992 yılında Mersin Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğü
ve 1999 yılında da Antalya Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğü
kurulmuştur.
|